Altın Arı: İtalyan Arısı
İtalyan bal arısının (Apis mellifera ligustica) anavatanı İtalya yarım adasıdır. Ana vatanı Avrupa kıtası olmasına rağmen arıcılık pratiklerine uygunluğu ve üstün bazı özellikleri sebebi ile başta A.B.D. olmak üzere birçok ülkeye ithal edilmiştir ve hala yoğun olarak kullanılmaktadır. Literatür tanımlamasını İtalyan bir entomolog olan Maximillian Spinola 1806 yılında yapmıştır.
İlk bakışta göze batan özelliği rengidir. Avrupa bal arısı ırkları içerisinde kitin rengi baştan aşağı sarı olan tek ırktır. Bu sebeple “altın arı” olarak da anılabilmektedir. En önemli sayılabilecek özelliği üstün üreme hızıdır. Ana arılarının bir görüşte rahatlıkla kendi işçi arılarından ayırt edilebiliyor olması acemi arıcılar için bir avantajdır. Diğer önemli avantajları ise uysallığı, çalışmaya izin veriyor olmasıdır. Oğul verme eğilimleri düşüktür ve kat atıldığında hızlıca katta çalışmaya başlar. Dil yapıları uzundur. Yoncadan faydalanabilir.

Ilıman iklimlere uyum sağlamıştır. İtalyan ırkı koloniler erken ilkbaharda hızlı bir biçimde büyür ve yaza güçlü kolonilerle girer. Ana arıları mevsim sıcak-ılık gittiği sürece yumurtlar. Kışlamaya da güçlü koloniler ile girmektedir. Üstün üreme özellikleri sayesinde özellikle Kaliforniya gibi devasa badem üretim çiftliklerinin olduğu yerlerde tozlaştırıcı olarak tercih edilmektedir. Ayrıca erken dönemde güçlü koloniler kurabiliyor olması ana arı ve arı sütü üretimi yapan işletmeler açısından da önemli bir avantajdır.
Hastalık ve zararlılara karşı aşırı zafiyeti yoktur. Ancak yine de hastalık ve zararlılar açısından rutin kontroller yapılıp önlemler alınmalıdır.
Islah materyali olarak öneme sahiptir. Günümüzde kullanılan melez Buckfast arısının gen kaynaklarındandır.
İtalyan ırkı bal arıları hızlı petek yapar, peteklerin üstünü açık renkli balmumu ile kapatır ve propolis kullanımı çok azdır. Bu sebeple petek bal üretiminde albenisi en yüksek petekler bu ırktan arıların bal petekleridir.
Bal verimi yüksek olmasına rağmen güçlü koloniler kurması ve obur olması nedeni ile kışın ve erken ilkbaharda açlık sorunu yaşama ihtimalleri yüksektir. Ayrıca yağmacılık ve işçi arıların şaşırma eğilimleri yüksektir. Bunlara ek olarak propolis kullanımlarının düşük olması pratik arıcılık açısından avantaj iken sürekli güçlü kolonilerle çalışıyor olmak da arıcılık açısından fazladan iş gücü gerektirir.
1852 yılında Johannes Dizierson Venedik’ten Almanya’ya İtalyan ırkı bal arılarını götürmüştür. Burada Avrupa esmer arısı (Apis mellifera mellifera) ile melezlenen kolonilerde yaptığı gözlemde işçi arıların melez olmasına rağmen erkek arıların kendi ana arısına benzediğini fark etmiştir. Bunu da bugün partenogenez olarak bildiğimiz “işçi arılar döllenmiş yumurtalardan çıkarken erkek arılar döllenme olmadan sadece ana arının yumurtasından gelişebilir.” şeklinde yorumlamıştır.
İtalyan bal arısı uysallık ve üreme yetenekleri sebebi ile Yeni Dünya’ya da taşınmıştır. Ancak zaman içerisinde yerel arılarla melezlenen kolonilerin daha hırçın olduğu fark edilince İtalyan kolonilerin saflıkları farklı metotlarla korunmaya çalışılmıştır. Bu durum 19. yüzyılın sonlarına doğru bugün standart bir operasyon olan yapay tohumlamanın önünü açmıştır.
.jpg)